Sponsorlu Alan / Reklam
Los Angeles’ta sahnelenen "Enormous Things: The Musical" (Devasa Şeyler: Müzikal), pop sanatının en önemli öncülerinden Claes Oldenburg’un devasa heykellerini kartondan kostümlerle sahneye taşırken, sanat dünyasının parıltılı vitrininin arkasındaki derin meseleleri tartışmaya açıyor. Hollywood Fringe Festivali kapsamında izleyiciyle buluşan bu 90 dakikalık bağımsız yapım, sadece bir sanatçı biyografisi sunmakla kalmıyor; yaratıcı tıkanıklıklar, sanat piyasasındaki görünmeyen emek ve kadın sanatçıların tarihsel olarak gölgede bırakılması gibi konuları mizahi bir dille ele alıyor.
Aktör ve yazar Chris Gale ile Sarah Lew’in imzasını taşıyan müzikal, İsveç asıllı Amerikalı sanatçı Claes Oldenburg’un, ilham perisi Claramonde’un ortadan kaybolmasıyla düştüğü yaratıcı boşluğu konu ediniyor. Gale’in bizzat Oldenburg’u canlandırdığı oyunda, sanatçının ünlü dev testeresi (*Saw, Sawing*, 1996) ve dev küreği (*Plantoir*, 1991) gibi ikonik kamusal alan heykelleri, oyuncuların giydiği devasa karton kostümlerle sahnede hayat buluyor.
Sanat Tarihinde Eğlenceli Bir Yolculuk ve Koons Parodisi
Müzikalde Oldenburg, yaratıcı krizini aşmaya çalışırken Bill & Ted tarzı bir zaman yolculuğuna çıkıyor. Rodin’in ünlü *Düşünen Adam* heykelinin (Ryan Hailey tarafından neredeyse tüm oyun boyunca aynı pozu koruyarak) anlatıcılık yaptığı hikayede Oldenburg; Michelangelo, Yayoi Kusama ve Alexander Calder gibi sanat tarihinin dev isimleriyle karşılaşıyor. Kusama’nın aynalı odalarına ve sonsuzluk arayışına yapılan duygusal göndermeler ile sanatçıların kendilerine has dilleri, sanat tarihi meraklıları için ince detaylarla örülü bir seyir zevki sunuyor.
Oyunun en dikkat çekici çatışma noktalarından birini ise çağdaş sanatın en tartışmalı figürlerinden Jeff Koons oluşturuyor. Gerçek hayatta da balon sanatçısı ve performansçı olan Molly Balloons tarafından canlandırılan Koons karakteri, müzikalde Oldenburg’u acımasızca kışkırtan bir "kötü adam" olarak konumlandırılıyor. Yazarlar, Koons’un sanatçı kimliği ile iş insanı kimliği arasındaki sınırları parodileştirirken, onun sevilme arzusunu ve tavizsiz bir satıcı oluşunu sahneye taşıyor. Molly Balloons'un gerçek hayattaki balon sanatçılığı ile oyundaki rolü arasındaki paralellikler de sahneye mizahi bir dille yansıtılıyor.
Vitrinin Arkasındaki Görünmeyen Emek
Müzikalin arka planında, yaratıcılarının kişisel deneyimlerinden beslenen güçlü bir endüstri eleştirisi yatıyor. Annesi heykeltıraş olan Chris Gale ve sinema-televizyon sanat departmanlarında çalışan Sarah Lew, büyük sanatçıların atölyelerindeki çalışma koşullarına dikkat çekmek istemiş. Lew, galerilerde ve büyük sanatçıların yanında stajyer olarak çalışan arkadaşlarının deneyimlerinden yola çıktıklarını belirtiyor. Sanat piyasasının işleyişini ve asıl üretimi yapan yardımcıların nasıl arka planda kaldığını gösteren 2018 yapımı *The Price of Everything* belgeselinin de bu süreçte kendilerine ilham verdiğini ifade ediyor.
Bu görünmeyen emek tartışması, müzikalde doğrudan Claes Oldenburg’un eşi ve yaratıcı ortağı Coosje van Bruggen üzerinden somutlaşıyor. Oyundaki dev figürü Claramonde, aslında Van Bruggen’i temsil ediyor. Gale, çocukluğunun geçtiği Minneapolis’teki ünlü *Spoonbridge and Cherry* (Kaşıkköprü ve Kiraz) heykelini herkesin bilmesine rağmen, bu eserin ortak yaratıcısı olan Coosje van Bruggen’in adının nadiren anıldığına dikkat çekiyor. Müzikal, sanat dünyasında hak ettiği değeri geç de olsa alan kadın ortakların ve asistanların hakkını teslim etmeyi amaçlıyor.
Sanat Diliyle Dalga Geçmek
"Enormous Things: The Musical", sanat dünyasının kendi içine kapalı ve ağdalı dilini de es geçmiyor. Oldenburg’un konuşmalarında sıkça kullanılan "sanatçı manifestosu dili" (artist statement language) oyunda ince bir mizah unsuru olarak kullanılıyor. Kartondan yapılmış devasa heykellerin bir araya geldiği final sahnesiyle doruğa ulaşan yapım, sanatın elitist yönünü tiye alırken izleyiciye samimi bir anlatı sunuyor.
Los Angeles’taki Second Place Studios’ta sahnelenen müzikalin yaratıcıları, yapımı gelecekte New York’a ve Oldenburg’un eserlerinin yoğun olarak bulunduğu Minneapolis’e taşımayı hedefliyor. Sanat tarihini popüler kültürle harmanlayan bu bağımsız yapım, yaratıcı sürecin sancılarını ve sanat endüstrisinin etik sınırlarını sorgulamak isteyenler için alternatif bir kapı aralıyor.